...Sanat yapıtlarını çoğaltıyoruz, öyle çok çoğaltıyoruz, öyle farklı araçlarda bu kopyalamayı yapip öyle farklı sunum platformlarını kullanıyoruz ki, artık sanat yapıtı kendi özünü kaybedip bambaşka bir şey oluyor. İnternet için bu imaj . Parmak ucumda tıklayarak gördüklerim binalar değil fotoğraflar. Gözlerimin gördüğü yağlıboyanın tuvaldeki izleri değil, ekranın düz ve sabit parlaklığı
bir anlamda gerçeğin ta kendisi yerine sureti
Sanat eserinin gerçekliği belki de tam burada başlıyor. Aynı anda o eserle birlikte aynı mekanda olabilme durumu. Günümüzün muhteşem aracı internet sayesinde görsek, -şayet varsa- sesini duyabilsek bile; yapıtı sanat eseri yapan o ayrıntıları hissedemiyoruz; gördüğümüz, replikasından başka bir şey olmuyor. Belki de bunun için müzeler hala dolup taşıyor, otoriteler belki de beş yüz yıllık bir tablonun analizini yapıyor hala
Sanatın asıl isteği de bu aslında: eserin özüne odaklanabilmek. Oysa biz insanlar eseri görmek için ya müzelere gider ya da bilgisayar ekranından bakarız. Bir adım ileri giderek hatta; -genel geçer ve şahsımı da kattığım bir gözlemle- bakar ve geçeriz
Sanatın kilisede doğmuş olmasına rağmen oradan tamamen kopmasını irdelediği kitabında (Estetik Üzerine Yazılar) Hegel; ...sanat eserlerinin yarattığı etki, daha çok düşünsel düzeydedir ve daha yüksek düzeyde bir ölçütü gerektirir. diye yazdığı zaman sanat eserlerinin ruhani liderlerin cenaze törenlerinde sergilenip, sanat değerlerinin şaşırtıcı biçimde arttığı dönem çoktan geride kalmıştı. Günümüzde ise; sanat eserleri ne ibadet mekanlarına ait, ne galerilere, ne müzelere
Tekniksel gelişmelerle replika sayıları katlanarak artmış, kitlesel varlık ı göz önünde olan sanat eserleri var herkesin çalışma odasındaki ekranda. Herkes bu suretlere bakıyor, gerçekliğini değiştiriyor farkındalık denizinde boğularak...
(Gerçeğin Sureti'nden)










